Welcome
Login:   Pass:     Register - Forgot Password - Resend Activation

Turkish Class Forums / Turkish Poetry and Literature

Turkish Poetry and Literature

Add reply to this discussion
Moderators: libralady, sonunda
Bedri Rahmi Eyüboğlu
1.       slavica
814 posts
 18 May 2006 Thu 02:19 am

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Born in Görele in 1913, died in Istanbul in 1975. Turkish painter and writer. He studied at the Fine Arts Academy in Istanbul (1927–31) and then under André Lhôte in Paris (1931–2). On returning to Istanbul he joined the D Group in 1934, and at the end of 1936 became assistant to Léopold Lévy (1882–1966) at the Fine Arts Academy. Although influenced by the work of such European artists as Matisse and Dufy, he also appreciated from an early date the arts of Anatolia. Under the Turkish government’s policy to send artists to work in the provinces, he went to Edirne in 1938 and to Çorum in 1942, where he studied the folk culture. Thereafter themes relating to Anatolian life became prominent in his work. He also taught younger artists to appreciate folk art, and with this aim some of his students at the Academy formed the Group of Ten in 1947. In his own works he experimented with various styles and media. From the late 1950s he occasionally produced abstract works in mosaic, graphite, stained glass and ceramics, with stylized folk and calligraphic motifs. He was a visiting artist at the University of California from 1960 to 1963, and in 1969–70 he worked on murals for the Turkish Embassy in Bonn. He was working as a painting teacher until his death.
Bedri Rahmi Eyüboğlu was also a successful poet. He started to write poetry in 1928 when he was a high school student, and published several poetry collections. His admiration for all types of folk literature was also reflected in his poems. His poetry is evocative of the visual arts of Anatolia. He broke away from the 'perfect line' so important to the classical poets, to look instead for fresh, bold images.
Bedri Rahmi wrote also essays and articles on art.
Major poetry collections: Yaradana Mektuplar (Letters to the Creator/1941), Karadut (Blackberry/1948), Tuz (Salt/1952), Dordu Birden (All Four Together/1956 – combining all his previous poetry plus new poems), Karadut 69 (Blackberry 69/1969),
Dol Karabakır Dol/1974, Collected Poems; I Lived (after his death)/ 1977.

Sources: Artnet and
Contemporary Turkish Literature


Detailed biography of Bedri Rahmi Eyüboğlu at Turkey Welcomes You website

Üç Dil

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşÃ¼nüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksın

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Atın ölümü arapadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik âlâsı demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbürdemesini becereceksin

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernuş
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun

Bedri Rahmi Eyüboğlu


Three Languages

You need to know at least three languages
At least in three languages
You need to swear like a sailor(1)
You need to know at least three languages
In at least three languages you need to dream and think
At least three languages
One your mother tongue
It's yours as your arm and foot
As sweet as mother's milk(2)
As free as mother's milk
Besides are yours cradlesongs, fairy tales and oaths
The other ones unfamiliar like a rooster in a hen house(3)
Each word in a lion's mouth
With your nail and teeth
You need to pull out each word like getting blood out of stone(4)
With each word you will rise a brick higher
With each word you will grow once more
At least three languages you need to know
In three languages at least you need to know
To say, my sweethard
To say, never a rose without the prick(5)
To say, one might as well be hanged for a sheep as for a lamb(6)
To say, it is a pinch of weed that makes a goat forget its lover(7)
To say, it is the biggest shame
Man exploiting others
For God's sake, forget saying things
You need to know how to boom like a thunder
You need to know at least three languages
At least in three languages
You need to swear like a sailor
At least three languages
Because you are not history nor geography
Nor this nor that
My little Mernuş
You are the child of a nation who has missed the bus

Bedri Rahmi Eyüboğlu
Translated by Erdinç


(1) I couldn't decide between trooper and sailor. I hope they have a smillar usage. The literal translations of 'ana avrat dümdüz gitmek' is 'to go straight about one's mother and lover' which is extremely strong.
(2) I decided not to use breast milk becuse mother tongue and mother's milk have the same realtion as in Turkish text
(3) 'yedi kat yabancı' : this expression is referring to a religious belive that says the sky (heaven) and earth are build in seven levels. 'Yedi kat yabancı' means 'extremely far unfamiliar'.
(4) 'Kök sökercesine' literally means 'to pull as pulling a root'. This is an idiom in Turkish and the literal meaning isn't as strong so I replaced it.
(5) The original idiom is 'Kırmızı gülün alı var'. I'm not sure about this. It is no more actively used. 'al' can either mean red or to fool, to trick (aldatma). 'A red rose has the redness/charm/persuading'. Maybe somebody else can enlighten us. BTW it is not 'Kırmızı gülün adı var'.
(6) Again I couldnt easly decide whether or not to put the literal translation which is this 'How to say, shall the horse die of eating too much barley'. Do you know any better English idiom in this context. Here is an example:
-Smoking is not good for your health.
-Shall the horse die of barley.
(7)Do you know any idioms in English with a smillar meaning?

More poetry of Bedri Rahmi Eyüboğlu (Turkish only) at
Turkish Poetry website

2.       Kadir37
0 posts
 18 May 2006 Thu 02:44 am

3.       Kadir37
0 posts
 18 May 2006 Thu 03:54 am

4.       sophie
2712 posts
 18 May 2006 Thu 02:36 pm

His paintings









5.       sophie
2712 posts
 18 May 2006 Thu 06:38 pm

Bedri Rahmi Eyüboğlu



6.       slavica
814 posts
 19 May 2006 Fri 02:13 am

Quoting sophie:




'Bedri Rahmi Eyüboğlu's wife Eren Eyüboglu (b 1913), who entered the Academy of Fine Arts at Iasi in Romania in 1928, and studied under André Lhôte in Paris from 1930 to 1932, was also a notable figure in Turkish painting, producing figurative paintings, portraits, landscapes and large-scale murals, including mosaic panels.'

7.       slavica
814 posts
 19 May 2006 Fri 02:31 am

This one is a bit longer, but it worth!

İSTANBUL DESTANI-I

İstanbul deyince aklıma martı denir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış, bir yokmuş
İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir
Anadolu`da toprak damlı bir evde
Gülcemal üstüne türküler söylenir
Süt akar cümle musluklarından
Direklerinde güller tomurcuklanır
Anadolu`da toprak damlı bir evde çocukluğum
Gülcemalle gider İstanbul’a
Gülcemalle gelir
İstanbul deyince aklıma
Bir sepet kınalı yapıncak gelir
Şehzadebaşı`nda akşam üstü
Sepetin üstünde üç tane mum
Bir kız yanaşır insafsızca dişi
Boyuna bosuna kurban olduğum
Kalın dudaklarında yapıncağın balı
Tepeden tırnağa arzu dolu
Sam yeli söğüt dalı harmandalı
Bir şarap mahzeninde doğmuş olmalı
Şehzadebaşı`nda akşam üstü
Yine zevrak-ı derunum
Kırılıp kenara düştü
İstanbul deyince aklıma Kapalıçarşı gelir
Dokuzuncu Senfoniyle kolkola
Cezayir marşı gelir
Dört başı mamur bir gelin odası
Haraç mezat satılmakta
Bir gelinle güvey eksik yatakta
Köşede sedef kakmalı tombul bir ut
Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta
Sonra ellerinde şamdanlar nargileler
Paslı Acem kılıçları
Amerikan kovboyları
Eller yukarı
Ne kadar da beyaz elbiseleri
Amerikan deniz erleri
Kocaman bir papatyadan yolunmuşlar gibi
Sütten duru buluttan beyaz
Beyazın böylesine ölüm yakışır mı dersin
Yakışmaz
Ama harbederken onlara
Bambaşka elbiseler giydirirler
Kan rengi, barut rengi, duman rengi
Kin tutar kir tutmaz
İstanbul deyince aklıma
Kocaman bir dalyan gelir
Kimi paslı bir örümcek ağı gibi
Gerinir Beykoz’da
Kimi Fenerbahçe’de yan gelir
Dalyanda kırk tane Orkinos


İSTANBUL DESTANI-II

Kırk değirmen taşı gibi dönmektedir
Orkinos dediğin balıkların şahı Orkinos mavzerle gözünden vurulur
Denizin içinde ağaçlar devrilir
Kan çanağına döner dalyanın yüzü
Camgöbeği yeşili bulanır
Bir çırpıda kırk Orkinos
Reisin sevinçten dili dolanır
Bir martı gelir konar direğe
Atılan Kolyosu havada yutar
Bir başkasını beklemez gider
Balıkçı gülümser tatlı tatlı
Adı Marikadır bu martının der
Her zaman böyle gelir böyle gider
İstanbul deyince aklıma Adalar
gelir Dünyanın en kötü Fransızcası orda harcanır
Çalımından geçilmez altmışlık madamların
Ağzı dili olsa da tenhadaki çamların
Görüp göreceği rahmeti anlatsa insanların
İstanbul deyince aklıma kuleler gelir
Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır
Ama şu Kızkulesinin aklı olsa
Galata kulesine varır
Bir sürü çocukları olur
İstanbul deyince aklıma
Tophane`de küçücük bir sokak gelir
Her Allahın günü kahvelerine
Anadolu’dan bir sürü fakir fukara gelir
Kimi dilenecek dilenmesine utanır
Kiminin elinde bir süpürge peyda olur uzun
Dudaklarında kirli paslı bir tebessüm
Çöpçü olmuştur bugüne bugün
Kiminin sırtında perişan bir küfe
Kiminin sırtında nakışlı semer
Şehrin cümbüşÃ¼ne katılır gider
Kalın yağlı bir kolana koşulur
Piyano taşırlar omuz omuza
Kendinden ağır yükün altında adamlar
Balmumu gibi erir dururlar
Sonra kanter içinde soluk alırlar
Nazik eşya nazik hamallar ister neylersin
Ama onlar kadar piyanoyu ciddiye alırlar mı dersin
Nazdan nazik çiniden bilezik eller
Derken
Karşı radyoda gayetle mülayim bir ses
Evlere şenlik Ãœstad Sinir Zulmettin
Hacıyağına bulanmış sesiyle esner:
Gamı şadiyi felek
Böyle gelir böyle gider
İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir
Güne güneşe karşı yirmibeşbin kişi
Hepsinin dudağında İstiklal Marşı
Bulutlar atılır top top pare pare
Yirmibeşbin kişilik bir aydınlık içinde eririm
Canım ağzıma gelir sevinçten hilafsız
İsteseler bir gelincik gibi koparır veririm
İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir
Kanımın karıştığını duyarım ılık
ılık Memleketimin insanlarına
Daha fazla sokulmak isterim yanlarına
Ben de bağırırım birlikte
Avazım çıktığı kadar
Göğsümü gere gere
Ver Lefter`e yaz deftere
Stadyum gelir
İstanbul deyince aklıma
Binlerce insanın aynı anda
Aynı şeyi duymasından doğan sevincin
Heybetini düşÃ¼nürüm
Birbirine eklenir kafamda
Binler yüzbinler milyonlar
Sonra bir mısra havalanır ürkek
Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar
İstanbul deyince aklıma
Yahya Kemal gelirdi bir eyyam
Şimdi Orhan Veli gelir
Demindenberi dilimin ucundasın Orhan Veli
Demindenberi senin tadın senin tuzun
Senin şiirin senin yüzün
Yaralı bir güvercin misali Başımın üstünde dolanır durur
Gelir sessizce konar bu şiirin bir yerine
Neresine mi arayan bulur
Erbabı bilir
Deli eder insanı bu şehir deli
Kadehlerin çınlasın Orhan Veli
İstanbul deyince aklıma Sait Faik gelir
Burgaz adasında kıyıda
Mavi gözlü bir çocuk büyür döne döne
Mavi gözlü bir ihtiyar balıkçı gencelir küçülür
İkisi bir boya geldi mi Sait kesilirler
Bütün İstanbul’u dolaşırlar elele başbaşa
Ana avrat küfrederler uçan kuşa eşe dosta
Sivriadada da martı yumurtası toplarlar çilli çilli
Ziba mahallesinde gece yarısı
Sabaha Galata’dan geçer yolları
Maytaba alacakları tutar kahvede
Zararsız bir deliyi
Ula Hasan derler gazeteyi ters tutaysun
Çaktırmadan gazetesini tutuştururlar fakirin
Sonra oturup sessizce ağlarlar
İstanbul deyince aklıma
Sait Faik gelir
Taşında toprağında suyunda
Fakirin fukaranın yanıbaşında
Bir kalem bir bilek bilendikçe bilenir
Kıldan ince kılıçtan keskin
Hep iyiden güzelden yana
Hep kimsesizlerin
İstanbul deyince aklıma
Said`in son yılları gelir
Hey Allahım en güzel çağında Said`e
Dört beş yıl ömrün kaldı denir
Sait Sait olur da nasıl dayanır
Mavi gözlü çocuk boşverir ölüm haberine
İhtiyar balıkçı pis pis düşÃ¼nür
Bir zehir yeşilidir açılır
Bir yeşil ki ciğerine işler adamın
Bir yeşil ki kasıp kavurur
Küçük mavi çocuk
İhtiyar balıkçı
Ve dilimize bulaşan zehir yeşili
İstanbul çalkalandıkça bu denizlerde dipdiri
Dilimiz yaşadıkça yaşasın Said`in şiiri
İstanbul deyince aklıma
Sabiyem gelir
Sabiyem boynundan büyük bir demetle
Sarıyer`den gelir Pendik`ten gelir
Bahar nereden gelirse velhasıl
Sabiyem oradan gelir
Ne delidir ne divane
Aslını ararsan çingenedir
Tepeden tırnağa güneştir
Topraktır
Anadır
Analar içinde bir tanedir
Biri sırtında biri memesinde biri karnında
Karnı her daim burnundadır
Canını mendil gibi takar dişine
Yürekten birşeyler katar işine
Bir ucundan girer şehrin ötekinden çıkar
Alçakgönüllüdür Sabiyem
Hem maşa satar, hem göbek atar
Ver bir çeyrek güzelim der
Neyse halin o çıksın falin
Canı çıkar Sabiyemin falı çıkmaz
Sonra anlatır dün gece başına gelenleri
Görürüm üryamda bir sarı yılan
Cenabet uğraşır durur benimlen
Uyanır bakarım benim bebeler
Yatağın ucuna kaymış
Ayağımın parmaklarını emer
İstanbul deyince aklıma
Bir basma fabrikası gelir
Duvarları uzun masaları uzun sobaları uzun
Dal gibi dalyan gibi kızlar çalışır bütün gün ayakta
Kanter içinde mahzun
Yüzleri uzun elleri uzun günleri uzun
Fabrikada pencereler tavana yakın
Al topuklu beyaz kızlar dalga geçmeyin
Dışarda ağaçlar dizi dizi
Duvarlar duvarlar uzun duvarlar
Niçin ağaçlardan ayırdınız bizi
Dışarda tarlalar turuncu asfalt mosmor
Dışarda dışarda dışarda
Mevsim gürül gürül akıp gidiyor
Ondokuz yaşında Eyüplü Gülsüm
Dalmış beyaz köpüklü akışına ipeklilerin
Kötü kötü düşÃ¼nüyor
İpeğin akışına doyum olmaz
Ama gel gör ki ipekli emprimeden oğlana don olmaz
Bir top Amerikan bezi sakız gibi beyaz
Bir top Amerikandan neler çıkmaz
Perdeler yatak çarşafları çoluğa çocuğa çamaşır
Sakız gibi ağarmış bir top Amerikan bezi
Gülsüm`ün gözleri kamaşır
Üçüncü oğlanı doğururken Gülsüm
Bir top Amerikana hasret sizlere ömür
Gülsüm`lerin sürüsüne bereket
Yerine bir Gülsüm`cük bulunur elbet
Gider Gülsüm gelir Gülsüm
Azrail ettiğin bulsun
İstanbul deyince aklıma
Ağzına kadar soğan yüklü bir taka gelir
Sülyen kırmızısı üstüne zehir gibi yeşil
Samsun`dan Sürmene`den Sinop`tan
Yaz demez kış demez mutlaka gelir
Kirli yelkeninde yeni bir yama
Demirinin pası gelir dilime
Nabzımda duyarım motorunun hızını
Canımın içine sokasım gelir
İri kalçaları pullu denizkızını
İstanbul deyince aklıma
Takalar gelir
Alçakgönüllü kalender
Ya Peleng-i Deryadır adları ya Şimşir-i Zafer
İstanbul deyince aklıma
Koca Sinan gelir
On parmağı on ulu çınar gibi
Her yandan yükselir
Sonra gecekondular gelir ardısıra
İsli paslı yetim
Eyy benim dev memesinde cüceler emziren acayip memleketim

Bedri Rahmi Eyüboğlu


THE SAGA OF ISTANBUL
Say Istanbul and a seagull comes to mind
Half silver and half foam, half fish and half bird.
Say Istanbul and a fable comes to mind
The old wives' tale that we have all heard.

Say Istanbul and a mighty steamship comes to mind
Whose songs are sung in the mud-baked huts of Anatolia:
Milk flows from her taps, roses bloom on her masts;
In the dreams of my childhood in Anatolia's mud-baked huts
I'd sail on her to Istanbul and back.

Say Istanbul and mottled grapes come to mind
With three candles burning bright on the basket --
Suddenly along comes a girl so ruthlessly female
So lovely to look at that you gasp
Her lips ripe with grape honey
A girl luscious and lustful from top to toe --
Southern wind and willow branch and the dance of joy --
As the song goes, 'Like a ship at sea
My heart is tossed and wrecked again.'

Say Istanbul and the Grand Bazaar comes to mind:
Beethoven's Ninth hand in hand with the Algerian March;
And an immaculate bridal bedroom set
Is auctioned off without the bride and groom.
A shabby lute inlaid with mother of pearl
Recalls the famous lutanist on old records.
American cowboys
Brandish candlesticks and hookahs and rusty Persian swords --
'Hands up!'
American sailors wear lily-white uniforms
Plucked from a huge daisy, clear as milk, clean as a cloud;
Death looks ugly on so pure a white
But when they fight
They put their combat uniforms on --
Color of blood and gunpowder and smoke --
Which gather hate but no dirt.

Say Istanbul and huge fisheries come to mind
Stretched like a rusty cobweb over the Bosphorus
Or sprawling off the Marmara coast.
Forty tunnies roll in the fishery like forty millstones.
The tunny after all is the shah of the sea --
You shoot it in the eye with a rifle and fell it like a tree
Then suddenly the face of the fishery gets bloodshot
The emerald waters are muddied in the turmoil.
With forty tunnies at a clip, the skipper is spellbound for joy.
A seagull perched on the mast catches a mackerel in
mid-air and gobbles it
Then it flies away without waiting for one more;
The fisherman smiles kindly:
'That gull's Marika,' he says
'That's the way she comes and goes, always.'

Say Istanbul and the Princes' Islands come to mind
Where the French language is murdered
By sixtyish matrons very pleased with themselves.
If the pine trees in lonely places had a tongue
What tales they'd have to tell!

Say Istanbul and towers come to mind:
If I paint one, the others are jealous.
Leander's Tower ought to know better:
She should marry the Galata Tower and breed little towerlets.

Say Istanbul and a waterfront comes to mind:
Anatolia's poor forsaken huddled masses land
In its coffee houses day after day.
Some must beg to survive but shame keeps them away;
Some manage a broom and sweep the streets
Their faces smeared with a filthy fusty grin;
Others shoulder a pannier or an ornate back saddle
And they get lost in the city's hubbub and fiddle-faddle.
Tied to a greasy girth, some carry a piano on their backs
Their legs wobbly under the weight, melting like wax
They pant and heave, drenched in sweat.
A gentle porter is a must for a fragile item.
Do tender hands value a piano the way the porter does?
Suddenly a mushy song blares on the radio across the street:
The most popular crooner of them all
His voice smudged with the greasy perfumes of Arabia:
'Life is lull of joys and sorrows
They come and go.'

Say Istanbul and a stadium comes to mind
Where twenty-five thousand voices under the sun
Sing our national anthem in unison
And the clouds are fired like cannonballs.
I melt in the sunlight of the crowds
I rejoice in their song
I would pluck my heart like a poppy for them, should they ask.

...Say Istanbul and Yahya Kemal once came to mind;
Nowadays it's Orhan Veli whose name is on the tip of
every tongue:

His flair and flamboyance, his poems and his face
Hover overhead like a wounded pigeon
Which descends quietly to perch on this poem.

…Say Istanbul and Sait Faik comes to mind:
Pebbles twitter on the shore of Burgaz Island
While a blue-eyed boy grows up in circles of joy
A blue-eyed old fisherman grows younger and tinier
When they reach the same height they turn into Sait
And they roam the city hand in hand
Cursing beast and bird, friend and foe alike;
On Sharp Island they gather gulls' eggs
By midnight they're in the red light district
In the morning they go through Galata;
At the café they tease a harmless lunatic
'Hey, Hasan,' they say, 'you're holding your paper upside down.'
They set the poor chap's newspaper on fire
Then they sit and weep quietly.

…The blue-eyed boy doesn't give a damn
But the old fisherman broods like hell;
And a green venom bursts out of the sea
Piercing the heart that feels, ravaging the mind that knows.
The little blue-eyed boy
And the old fisherman
And that green venom smeared all over our lips...
So long as Istanbul throbs alive in the sea
So long as language lives, so will Sait's poetry.

Say Istanbul and a gipsy woman comes to mind
With a bunch of flowers taller than herself
Wherever the spring comes from, so does she.
She is the sun and the soil from top to toe
And a mother matchless among mothers:
One child on her back, one at her breast, one in her belly.
Devil may care, her life has flair:
She roams the city from one end to the other
She is humble, she sells tongs, she bellydances,
'What about two bob, dear?' she says
'You want me to tell your fortune, love?'
Till the day she dies, she tells nothing but lies.
She tells you the dream she had the night before:
'I see a yellow snake, son-of-a-bitch keeps pestering me
I wake up and what do I see?
My little ones are on the edge of the bed sucking my toes.'

Say Istanbul and a textile factory comes to mind:
High walls, long counters, tall stoves...
Tender slender girls toil all day long on their feet
Sweating blood and tears
Their faces long their hands long their days long
In the factory the windows are near the ceiling
Red-heeled fair-skinned girls – 'No loitering, girls!'
Out there the trees stretch row on row
Walls walls endless walls
Why do you cut us off from the trees
From the amber fields and the purple streets
Where the fair season rumbles and tumbles.
A nineteen-year-old working mother
Is dazzled by the white foamy flow of silk.
But printed silk is no good for nappies
Now if she could get a roll of ivory-white calico
She could do so much with it: curtains, sheets, underwear.
The thought of ivory-white calico makes her eyes sparkle.
When she dies giving birth to a third son
She is still longing for a roll of calico.
Young mothers like her are sixpence a dozen
At the factory somebody else takes her place
That's the way it is: If one goes, another comes.
Azrael, may you get your just reward.

Say Istanbul and a barge comes to mind
Loaded with onions, painted poison-green on coral-red
Sailing in from the Black Sea ports winter and summer
With one more patch on its filthy sail each time
And the rust of its iron rods on our tongue
Its motors speeding along our pulse beat into our hearts
A mermaid with huge scale-covered buttocks.

Say Istanbul and barges come to mind
Humble wanderers on the high seas
With names like The Sea Tiger or The Triumphant Sword.

Say Istanbul and Sinan the Great Architect comes to mind
His ten fingers soaring like mighty plane trees
On the skyline
Then row upon row of shacks and shanties
Where smoke filth and blight ruthlessly spread.
Our city suckles dwarfs at her giant's breasts.

Bedri Rahmi Eyüboğlu
Translator: Talât Sait Halman

Add reply to this discussion




Turkish Dictionary
Turkish Chat
Open mini chat
New in Forums
TLC servers hacked, all user emails & pass...
admin: We removed the user password data from the servers until the issue is ...
E-T: It´s one of the things on my bu...
gokuyum: No. It doesnt make sense. You can say ... yapmak istediğim bi...
T-E
og2009: DÜNYA TOPLUMU VE FELSEFE ... okul ... felsefe ... ....
Holidays in Turkey
: ...
24 HOUR FLASH SALE for learning Turkish e-...
qdemir: ...
Grammar Textbook
qdemir: ...
E-T: I see you have done this before?
harp00n: Bunu ... daha önce de ... Bu konuda iyi olduğun ç...
T-E
og2009: ...
T-E
og2009: ...
coronavirus
og2009: ...
OUR FRIENDS
og2009: ...
Coronavirus
harp00n: ...
Random Pictures of Turkey
Add thumbnails like this to your site
Most commented