Quoting sofia-gr: S: Simon T: Tomas
S: Patronumun bana ne kadar['neler' sounds better] söylediğinin[söylediğine] ve sorduğunun[sorduğuna dair bir] fikrin yok! Beni yukarından asağı süzdü![or, better, baştan aşağı, tepeden tırnağa süzdü] Onu[Ona/Kendisine] babamın geçirdiği kaza hakkında söylememe[..kazadan sözetmeme/bahsetmeme..] rağmen, ne anlayış ne [de] insaf gösterdi. Aksine, beni mesai[ye] bile kaldırdı[bıraktı]. Sonra da, işkardeşime[iş arkadaşıma/meslektaşıma] söylediği ağır sözünü duyunca, ona gerçekten öfkelendim. Zavallı! Dürüstlerin en dürüst[ü] olsa[omit 'olsa' here] da, patronum onu hem yalancı hem de hırsız çıkardı!
[You have no idea of how much my boss ticked me off/ told me! He gave me the once-over! Although i told him about my father's accident, he showed neither comprehension nor mercy/justice. On the contrary, he even made me work overtime. And then, when i heard the offensive words he told my collegue, i got really angry with him. The poor man! What if he is the most honest among the honest, my boss called him liar and thief!]
J: Ya işkardeşin[iş arkadaşın/meslektaşın] nasıl tepkidi [tepki verdi/gösterdi]? [Also 'ne yaptı' will be harmonious with the reply below:'ne yapsın?']
[And how did your collegue reacted?]
A: Ne yapsın? Sakince onun hiçbir şey yanlış ['yanlış hiçbir şey': in turkish there is no post-modifier, but only pre-modifier] yapmadığını anlattı. Sonunda Mirka telefon etti ve olmuş olduğunun tafsilatı['olanların' or 'olup bitenlerin' or 'yaşananların' tam/ayrıntılı bir açıklamasını yaptı.] verip/ olmuş olduğu için tafsilat verip herşeyi bellirtti. Tabii patron[un] bir özür dilemek hatırına bile gelmedi[Tabii bir özür dilemek bile patronun aklına/hatırına gelmedi.]. öyle[omit 'öyle' here], Hasan bağırıp kendini savunacak yerde, [öylece]işine geri döndü.
[What could he do? Calmly, he explained that he had done nothing wrong. In the end, Mirka phoned and gave a full explanation of what had happened and made everything clear. Of course it didn't even crossed my boss'es mind to say "sorry". So, Hasan, istead of shouting and defending himself, he got back to his work]
J: Konuşd[t]uklar[ı]sürece [or simply 'Konuşurlarken/ Konuştuklarında'] sen ne yapıyordun?
[What were you doing while they were talking?]
A: Hiçbir şey yapmıyordum... Büromda kalmakla yetindim. Mirkanin araması beni biraz sakinleştirdi/ferahlattı.
[I was doing nothing. I confined myself to sitting at my office. Mirka's call calmed me down/ relieved me a little]
J: Bir gün düşÃ¼ncede kalacak[sadece onları düşÃ¼nmenin]yerde [yerine] ona söylemek istediğin şeyler[i] söze geçmeli[söylemelisin]! Patronunun mutlaka layığını [hakettiğini] bulması gerek!
[One day istead of just thinking of them, you should tell him the things you want to say! Your boss must in any case get his just deserts]
A: Bunu çoktan beri düşÃ¼nüyorum, gel gör ki maaşıma/aylığıma çok ihtiyacım var. Toleranlı olmamın hiçbir maliyeti olmadığını öğrenmişim[...hiç bir şeye değmediğini öğrendim]. Ama sonuna kadar beni gücendirdiği[] zaman bile geri çekilmeme[çekilmeye] razı olmayacağım. Isyan edeceğim bir gün, mesele yapmaya[sorun çıkarma] niyetim olma[]sa da.
[i've been thinking of that for a long time now, but i need very much my salary. I've learned that being tolerant doesn't cost a think. But i won't be forever willing to withdraw even when he offends me. I'll rise up some day, no matter if my purpose is not to make a fuss]
thanks again... |